Mustafa Kemal Atatürk Nif’te

 Mustafa Kemal Atatürk Nif’te

Nif’te…

“Nif’e akşamüzeri vardık. Gazi, buradan İzmir’in kaç kilometre mesafede olduğunu sordu. Nifliler İzmir’den 25-30 Kilometre uzakta olduğumuzu söylediler. Başkumandan civarda bir tepeden İzmir’i seyretmenin imkânı olup olmadığını sordu. Belkahve denilen yerden İzmir’in göründüğünü anlattılar.

Bunun üzerine Gazi otomobiline binerek, Belkahve’ye hareket emrini verdi. Oraya geldik, İzmir’in, üzerinde yabancı devletlerin gemilerinin durduğu körfezini görür görmez, birden:

‘Deniz!’ diye bağırmışız. Hakikaten, oradan İzmir’in körfezi, Kadifekale ve diğer bazı yerler gayet iyi görülüyordu. Güneş bir kez daha batıyordu ve gurup oluşmuştu ki, Türkiye’miz üzerinde sonsuza kadar kalacak olan bir manzarayı seyretmek mutluluğunu tattık. Kadifekale’ye Türk bayrağı çekiliyordu. Güneş yavaş yavaş alçalmış, İzmir Körfezi’nin yeşil sularında erimişti. Hiç birimiz Belkahve’den ayrılamıyorduk.

Bu arada ağaçlıklar arasından bir araba sesi geldi. Tek atlı bir yol arabası İzmir yönünden gelmekte ve arabacı şarkı söylemekteydi. Nereden geldiğini sorduk. Gür bir sesle:

‘İzmir’den’ dedi.

‘İzmir’de ne var ne yok?’ Dedik.

‘Askerlerimiz Kordon’da geziyor, cevabını verdi.’

‘Doğru mu söylüyorsun?’ Diye sorduk.

‘Nah, işte İzmir, gidin de bakın!’ Diye körfezi işaret etti ve yoluna koyuldu.

Daha bir süre daha orada kaldıktan sonra Nif’e dönmek üzere hareket ettik. Yolda bir birliğin İzmir’e doğru yürüyüş düzeninde ilerlediğini gördük. Erler günlerce süren yürüyüşlerine rağmen yorgunluk belirtisi göstermiyorlar, bir an evvel İzmir’e ulaşabilmek için can atıyorlardı.

Gazi bana dönüp:

‘Askerlere, arkadaşlarının İzmir’e girdiklerini söyle!’ dedi. Emri bildirmek üzere ayağa kalktım. Kolbaşına elle işaret ederek birliği durdurdum.

‘Arkadaşlar nereye gidiyorsunuz?’ diye sordum.

‘İzmir’e’ diye haykırdılar.

‘Süvarilerin İzmir’e girdiklerini biliyor musunuz?’ dedim ve arkadaşlarının İzmir’e geldiklerini haber verdim. İçlerinden biri:

‘Aferin be’ diye bağırdı. Hepsi birden şevkle yollarına devam ettiler, biz de Nif’e döndük. Geceyi Nif’te geçirdik. Gazi, İzmir’de kendilerine kalacak bir yer hazırlamam için erkenden hareketimi emrettiler. Emirleri gereğince sabahleyin henüz şafak sökerken arkadaşım Mahmut Soydan, Ruşen Eşref ve Paşa’nın şifre memuru Memduh beylerle beraber hareket ettik.

İzmir’e vardığımız zaman birliğin kolbaşısı şehre mızıka çalarak giriyordu. İzmir halkı sokaklarda, neşeden çılgın bir halde, yürekten kutluyorlardı. Damlardan, evlerin pencerelerinden kadınlar askerlerimizin üzerine çiçek, halk kolonya, gülsuyu serpiyorlardı. O zaman nereden sağladıklarını halen anlayamadığım Gazi’nin kartları halkın başında, göğsünde ve evlerinde görünüyordu. Kalabalıktan durmaya mecbur olduğumuz zamanlar, halk otomobilimize hücum ediyor, hepimizi ayrı ayrı öpüyorlardı.

Bu sonsuz tezahüratlar arasında hükümet konağına geldik. İzzeddin Paşa Vali vekili olmuştu. Biz Karşıyaka’da Kral Konstantin’in, sonradan da İstiryadiks’in oturduğu köşkü Gazi Paşa için hazırlamak için yola çıktık. Yabancı devletlerin gemilerinden çıkan denizcilere şurada burada rastlıyorduk. Bilhassa Karşıyaka’ya gitmek üzere Bayraklı’dan geçerken, karşılaştığımız yabancı askerlerinin otomobilimizin önünde selâm vermeleri unutulur hatıralardan değildir. Muzaffer ordunun bireylerine karşı yapılan bu davranış, insanın bakışlarını bir süre önceye, İstanbul’un işgal zamanındaki olaylara çeviriyordu.

Köşke geldiğimiz zaman civardaki hanımlar yanımıza geldiler. Maksadımızı anlar anlamaz:

‘Biz Gazi’miz için her şeyi kendi elimizle yapacağız, siz yorulmayınız. Siz her şeyin hazır olduğunu kendilerine haber veriniz!’ dediler.

Biz de yapacak bir iş kalmadığını anlayınca, Gazi’ye durumu haber vermek üzere geri döndük. Halkapınar’a gelmiştik ki, süvarilerin önlem almış olduklarını gördük. Sebebini sorduğumuz zaman Gazi’nin İzmir’e geçmiş olduklarını öğrendik ve hayretler içinde kaldık. Zira biz Gazi’nin her şeyin hazır olduğunu kendilerine bildirdikten sonra İzmir’e gireceğini sanıyorduk.

Gazi’ye, İzmir Hükümet Konağında katıldım. Karargâhın hazırlandığını arz ettim. Gülerek:

‘Çok iyi, fakat top seslerini işitiyor musunuz?’ dedi. Hakikaten Söke yönünden kaçıp İzmir’e sığınmak isteyen iki alaylık bir düşman kuvveti Seydiköy’e geldiği zaman Kadifekale’deki Türk bayrağını görmüş ve yanlarında bulunan toplarla şehre ateş açmıştı. Fakat gerek onları takip eden Çolak İbrahim Bey’in süvari birliği, gerek şehirden gönderilen kuvvetlerle hepsi esir edilerek İzmir’e getirildiler. İzmir’de geçirdiğimiz günler ve İzmir’de ilk günleri rıhtımdaki karargâhımızda geçirdik. Fakat burada da çok kalamadık. Çünkü arkamızdaki evlerden yangın çıkmıştı. Ermeniler, yangının önüne geçmek üzere ateşlere atılan askerlerimize yaktıkları evlerin pencerelerinden bomba atıyorlardı.

Yangın yayıldı, karargâhımız da yandı, bunun üzerine Göztepe’ye karargâhı naklettik. 21 gün sonra da Ankara’ya döndük. Bir kısa anıyı Salih Bozok, ölümünden bir sene evvel Ulus gazetesine yazmıştır. Bu anıyı Bozok’un kısa bir hatırasıyla tamamlayalım:

Dumlupınar’a hücumdan on beş gün evvel, cepheyi teftiş etmek ve taarruz hazırlığı yapmak üzere Ankara’dan Akşehir’e hareket etmişti. O zaman tren, Biçer istasyonuna kadar işlediği için biz de orada inerek Sivrihisar üzerinden Akşehir’e gidiyorduk. Trenden inip otomobile bindiğimiz zaman, Gazi derin bir nefes almıştı. Kendilerine:

‘Rahatsız mısınız paşam?’ Diye sordum.

‘Hayır’ dedi.

‘O halde önemli bir şey düşünüyorsunuz, galiba…’ dedim. Şu cevabı verdi:

‘Evet, bir şey düşünüyorum. Ve eğer düşündüğümü uygulayacak zamanım olursa ki olacağımızı tahmin ediyorum, dünyanın gözlerini kamaştıracak bir manzara ortaya çıkacaktır. Nitekim on beş gün sonra hakikaten dünyanın gözlerini kamaştıran manzara ortaya çıktı.”1

1 Ruşen Eşref Ünaydın, Atatürk’ü Özleyiş, Ankara 2001, S. 154–156.

Kaynak: Atatürk’ten Gençliğe Unutulmaz Anılar, Ahmet Gürel, Mayıs 2009

Bu Yazı İçin Ne Düşünüyorsun?

Yapılan Yorumlar
Bir Yorum Yapın