”Gidemezsiniz”

 ”Gidemezsiniz”

“GİDEMEZSİNİZ!”

Öyle bir mizaç durulmaya gelmez. İçi dalgalanmalıdır. Birçoklarını dinlendiren sessizlik ve biteviyelik, onu yaşamakta olduğundan şüphe ettirir. Bakışlarının mavisi uçar, dudaklarının gerginliği çözülür, sesine bir yorgunluk çöker. Bu sırada ağır bir tehlike haberi bile, onun için şevk kaynağıdır. Pırıl pırıl bakar, bir yenilmez irade çizgisi dudaklarını yeniden gerer, sesi bütün neşesine kavuşur. Birçoklarını ölüm kalım kaygısına düşüren tehlike haberini, onun yanında, yeni sevinçlerin müjdesi sanırsınız.

Atatürk’ün yine bir bezginlik gününde idi. Kışın hemen hemen ortasındayız. Şehrin içi dışı kara gömülmüştür. Devletin “umur-ı-cariyesi” (günlük işler) tabii akışında. Sabah dokuz buçuk ta iş, akşam beş buçukta ev. Bu “Harcıalem” (herkesce bilinen) bir hayat, bir mekik tezgahı. Yalnız o işsiz.

Bize döndü:

– Çocuklar, bir iki günlük eşya alınız. Bir dolaşmaya çıkalım, dedi.

Nereye gidecegimiz belli değildi. Fakat yaverine verdiği emirlere göre bir kara yolculuğu yapacaktık. O vakitler Ankara yakınlarına bile güç gidip geliyorduk. Taşrada ise yol, köylü arabasının çamura saplanmamak için istemiyerek çıktığı bir taşlı geçitten ibaret. Kağnı devri. Hani Sivas Valisi bir şose yapar, iki tekerlekli arabayı da hemen yasak eder, köylüler;

– Aman vali bey, kağnımızı yasak etme, biz senin yolundan gitmeyiz, diye yalvarırlar.

Yahut güney vilayetlerden birinde bir vali istasyonla kasaba arasında bir yol açmış. Ankara’dan bakanlar veya milletvekilleri gelince kurdelasını çözer, onlar gidince kullanılıp bozulmaması için yeniden bağlarmış. İşte o zamanlardayız.

Bala’ya belki varabildik. Fakat daha öteye? Bakanlardan biri:

– Gidemezsiniz! dedi.

Nasıl? Gidemez miydi? Birden bezginliği üstünden gitti. Demek gidemezdi. Demek Ankara’nın beyaz hapsi içinde eli ayağı bağlı idi:

– Siz vekilsiniz. Zati buradan ayrılamazsınız. Biz gideriz, dedi.

Evden birer çanta ile geldik. Arkadaşlarından giyimini pek sağlam bulmadıklarına gardrobundan birer palto hediye etti. Yola çıktık.

Ruşen Eşref’le ben bir arabada idim. Bala’ya vardığımız vakit gece yarısını geçmişti. Yaver jandarma komutanını uyandırmaya gitti. Adamcağız yarı çıplak pencereden bakmış.

– Atatürk geldi, çıkıp da bir yer hazırlatsanız…

Deyince gülmüş. Atatürk’ün bu kara kış gecesinde Balada ne işi var? Olsa olsa bunlar birkaç yolcudur. Kendini giyindirip sokağa çıkarmak ve yer aratmak için böyle bir bahane bulmuşlar. Penceresini, perdesini indirir, tekrar yatmaya gider. Komutanı inandırmak için bir hayli güçlük çekmişler.

Vekilin dediği doğru idi. Buradan ileriye gidemezdik. Geri dönmeliydik. Sabaha karşı Ankara’ya, evlerimize kavuşurduk.

Yaver geldi:

– Yola devam ediyoruz, dedi.

– Nereye gideceğiz?

– Atatürk’ü takip edeceksiniz.

Kırşehir istikametine doğrulduk. Yan bozuk şose bir müddet şöyle böyle gitti. Geceyi atlattık.

Atatürk arasıra arabasını durdurarak kervanın tamam olup olmadıgına bakıyordu. Neşesi ve hiç yıpranmayan gençliği üstünde idi. Bir aralık şose durakladı. Dümdüz bir kar fakat batak olmasından şüphelendiren bir çözülmüşlüğü var. Atatürk’ün arabası ağır oldugundan bizim hafif araba ile denememiz lazım geldi. Biraz ilerledik, ve iyiden iyiye saplandık.

Atatürk arabası ile yan sırta doğru bir kıvrılış yaptı, ham toprağın çamurunu uyandırmadan batağın öbür tarafına geçti. Öteki arabalar da peşinden gittiler. Ruşen Eşrefle ben, bir de şoförümüz saplandığımız yerde kaldık.

Ta uzakta köye benzer bir karartının önünde bizim için yedek bir araba bırakıldığını görüyorduk. Oraya kadar yaya gitmekten başka çare yoktu. Bazan ayak bileklerimize kadar batarak, çamur içinde bir hayli yürüdükten sonra, birkaç muhafız askerin bulundugu kamyonete kadar gittik.

Ben şoförün yanına geçtim. Ruşen Eşref arabanın içine bağdaş oturdu. Altı eşya ile dolu idi:

– Ne var bu örtünün altında? diye sordu. Askerler:

– El bombası efendim, dediler.

Doğrusu pek korkulu bir emniyet içinde idik.

Bir hayli gecikmiştik. Akşam ve hemen arkasından gece bastı. Hava tipiye çevirdi. Şoför:

– Önümü görmüyorum, diyordu.

Ruşen soldan, ben sağdan tekerlek izlerine bakarak, şoföre;

– Aman biraz bana dogru…

Diyor, göz yordamı ile pek yavaş yol alıyorduk. Yağış gittikçe arttığı için izler kayboluyordu. Durmadan camları silerek, gece vakti, bir hendeğe yuvarlanmamaya çalışıyorduk.

Bu bir işkence idi. Kaç saat sürdü, bilmiyorum. İkide bir:

– Gidemezsiniz! sözünü hatırlayıp vekil arkadaşımızı hayırla anıyorduk! Bir aralık ilk rastladığımız bir evde kalmayı bile düşündüm. Fakat Atatürk’ü merakta bırakırdık. Çilemizi ister istemez dolduracaktır.

Nihayet sis pus içinde Kırşehir’in soluk ışıkları göründü. Atatürk valinin evine inmiş ve ağır arabası tam konağın eşiğinde çamura saplanmış. Bu da tuhaf bir şeydi.

Dumanlı lamba aydınlığında Atatürk’ü güler, konuşur bulduk:

– Sizi merak ettim. Şuraya buraya haber yolladık. Bir cevap da alamadık. Karnımız aç… Haydi doğru sofraya… dedi.

Bilhassa O neşeli idi. Herkes yanındakine soruyordu:

– Yarın ne yapacağız?

Çiçekdağını aşarak ilk demiryolu istasyonunda hazırlanan treni bulacakmışız. Fakat acaba yol nasıldı?

– Daha berbatmış… diyorlardı.

Erken yattık. Bizi bir büyükçe eve götürdüler. Saç soba ile birdenbire hamam gibi ısınan, sonra yine birdenbire dam gibi soğuyan bir odanın yatak serili kerevetleri üzerine birkaç arkadaş büzüldük.

Ertesi sabah Atatürk kervan tertibini kendi üstüne aldı. Kar pek fazla idi. Yol belli değildi. Onun için önce hafif bir Ford gidecek, arkasında jandarma yüklü bir kamyon bulunacaktı. Ford arabasının vazifesi bize iz açmaktı. Ara sıra yoldan çıkıp kara gömüldü mü, jandarmaların yardımıyle tekrar yolun üstüne konacaktı.

Köylülerin kar üstünde yalnız baca uçları görünüyordu. Şehrin bir hayli uzağına kadar bizi uğurlayan vali, bir yerde arabasından indi, ve Atatürk’ü selamladı. Bembeyaz, uçsuz bucaksız kar üstünde simsiyah bir tören esvabı ile kapkara bir silindir şapka bırakıp yolumuza gittik.

Çiçekdağını nasıl olup da aşabildiğimizi bilmiyorum. Kalın bir kar yığını, sağ yanımız alabildigine uçurum, vakit gece… Çok defa “varmak” hayalini kaybediyorduk. Ölüm bir karış yanımızda idi. Dimdik çıkıyorduk. Bu kader midir, nedir, ona teslim olmaktı. Bu bir tevekkül hali idi.

Bir iradenin ayrılınmaz, kopulmaz cazibesine tutulmuş sürükleniyorduk. O kaderden de kuvvetli idi. Atatürk gidecekti. Gitmeli idi.

Sonra aynı zorlukla, ayni tehlike ile indik. Ve düzlükte, direksiyonları boşanmış dizgine çeviren bir kaygan batak topraga düştük. Büyük bir hızla sağa veya sola fırlıyarak, sanki bir pençeden kurtulmaya çalışıyorduk.

Nihayet bütün pencerelerinin ışıkları ile tren göründü. Isınmıştı. Sofrası kurulmuştu. Bu, iki ray üstünde bir medeniyet parçası idi. Atatürk gidebilmiş, götürebilmişti. Sanki bütün Kuva-yı Milliye destanının bir senaryo denemesini yapmıştık.

Şevki, canlılığı, gençliği ile arabasından indi:

– Tehlikeli amma, hoş bir yolculuk yaptık, dedi.

– Atatürk, dedim, arabalar saplanıp kalsaydı ne yapardık?

Gözleri parlayarak:

– Ne mi yapardık? Atla, kağnı ile yolumuzu tamamlardık, vasıtamızı icat ederdik, dedi.

Mesele sık sık imkansızlık hali bağlayan güçlüklerde değil, karar vermekte ve iradeyi kaybetmemekte idi.

Çok defa, yalnız kendine güvenirdi.

Kaynak: Falih Rıfkı Atay, Mustafa Kemal’in Mütareke Defteri, Pozitif Yayınları, Kasım 2008. ISBN: 978-975-6461. Sayfa:47-52

Bu Yazı İçin Ne Düşünüyorsun?

Yapılan Yorumlar
Bir Yorum Yapın